Sohbet, kitaplar, daha…

Herkese merhaba.

Böyle bir giriş yapmak istedim. Sonuçta her zaman resmi olmak zorunda değiliz, değil mi?

Şunu öğrendim; zannın birçoğu, insanı çıkmaz bir kara deliğe sürükler.

Kendi kuruntularımızı dinlemeye başladığımız zaman, aslında kendi yalanlarımıza inanmaya başlıyoruz. Yalancının bir süre, kendi ütopik dünyasının varlığına gerçekten inanmaya başlaması gibi.

Dedikodu yaptığın her an, kendi huzursuzluğunu ikiye, üçe katlaman gibi.

“Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz! Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah tövbeyi çok kabul edendir, çok merhamet edendir.”

Hucurat Suresi/12.Ayet

Anksiyete ile savaşan var mı?

Panik atak?

Hiç olmayacak yerlerde, hiç de sırası değilken acımasızca kapıyı tıklatıp hu huu, ben buradayım diye kendini hatırlattı mı?

Eğer anksiyete ve panik atak ile boğuşuyorsanız, 100den geriye doğru falan saymayın.

Kitap okuyun, dua edin, çizgi film izleyin.

Sıkı bir Cartoon Network ve Animasyon hayranı olarak söyleyebilirim ki, o dünyalardaki atmosfer tam anlamıyla büyüleyici. Ayrıca hiçbir şey güzel bir lavanta çayını höpürdetirken klasik eserleri okumak kadar zevkli olabilir mi? Eğer bu sıralar atak geçirenlerdenseniz, panik anında bunu birine belirtmekten çekinmeyin.

Ellerinizi yumruk yapıp, tırnaklarınızı derinize kaç kez geçirdiğinizi hatırlıyor musunuz?

Artık bir dur demenin vakti gelmedi mi?

Yalnız değilsin. Ve sandığın kadar başarısız değilsin.

Kendi zihninde oluşturduğun algı ve önyargılardan kurtul.

Büyümek korkunç bir oluşum değil: sırtına yüklemek istedikleri sorumlulukları, almak zorunda değilsin. Bir iş bulup çalışmak yahut bundan önce bir üniversite okumak komşunu mutlu etmek için değil. Bütün bunlar, kendi yatırımın ve gelişmek, ilerlemek için olmalı…

Uykularını kaçıran ve seni iliklerine kadar korkutan herhangi bir sınavın sonucu, senin mutluluğun ve huzurundan önemli değil.

Elinden geleni yaptın.

Yapmadıysan da hiçbir şey için geç değil. Şimdi bile çalışmaya başlayabilirsin. Kaç yaşında olursan ol, hiçbir şey için geç kalmadın ve tren hâlâ ilerliyor.

Güneş batıdan doğmadı ve doğudan batmadı: hâlâ umut var.

Kendine fazla yüklenmekten vazgeç.

Biraz fazla yargılamadın mı kendini?

Kendini sev. Ne demişti Neslican?

“Hayatınızı sevin. Kendinizi sevin. Bedeninizi sevin. Ruhunuz başka bir bedende bulunmayacak. Saçlarınızı, boyunuzu, kilonuzu sevin. Benim için sol bacağınızı da sevin.”

Neslican Tay

Kaygılanmaktan vazgeç ve unutma: kimse senin gibi gülümsemiyor.

Sevdiğin şeylerden bahsederken kendini görmelisin, o an ne kadar özel ve güzel olduğunu.

Kaygılardan uzaklaş biraz, bırak zihnin tatile çıksın.

Aklına gelen kötü senaryolara karşı dimdik durma vakti gelmedi mi?

Daha ne kadar üzüleceksin?

Ayağa kalk ve gülümse.

Sonuçta hâlâ umut var, değil mi?

Sitemin de bir âdâbı var sonuçta

Çiçek ağladı insanlar, ne gördünüz ne görmek istediniz.

Çiçeklerini sizinle paylaşmak istediler, taş attınız.

Hadi bugün bir değişiklik olsun, yıldızları sizinle birlikte toplamaya çalışalım.

Büyümek güzel, ne güzel şey yaşamak.

Ama hiç çocuk olmadınız mı sahiden?

Yoksa siz büyümeyi canavarlaşmak olarak mı anladınız?

Kalıplara gelemiyorum. İçimdeki çocuğu öldüremem.

Katil değilim sonuçta, siz ve sizin gibilere alkış tutamam.

Hadi bir kez daha sabredelim bugün, bütün sorunlarımız için.

Gökyüzüne bakıp şükredelim, elimizdekiler için.

Ve bütün patlamış mısırlar, pamuk şekerler ve dönme dolaplar, içimizdeki o çocuğa gelsin.

Bazı taş kalplerde öldürülmüş yahut bastırılmış olan o küçük çocuklara.

Bir nefes alsana.

Sabah mı, akşam mı, karıştırıyorum.

diyor bir Fransızca şarkıda.

Renklerin içinde nefes alamadım.

Siyahın içinde kaybolmaktan korktum.

Kendini suya bırak, kaygılarını akıt.

Ellerini açıp dua etmenin vakti gelmedi mi?

Çok fazla karanlıkta kalmadın mı?

İstemedikçe çıkamayacaksın. Ayağa kalksana.

En güzel havalar geliyor aslında, toprak kokusunu soluyacağın günler gelsin sana. Yeşilliğin ıslandığını gör.

Bırak sırılsıklam ol yağmurda, rüzgâr iliklerine üşütsün seni.

Çiçekler topla sevdiklerinle. Sana dua edeceğim.

Biraz daha dayan.

Sabret.

Erdemdi. Değil mi?

Otur, konuşalım

Hep kaçtım senden, hep yüzleşemedim.

İnsan en çok kendinden kaçarmış, kafasındaki bitmek bilmeyen düşüncelerden.

Sonu gelmeyen bir okyanus gibi, ufuk çizgisini görmek bile bir ümittir aslında, fırtına başladığı ve o çizgiyi göremediğin zaman fark edermişsin.

Ufuk çizgisini görüyorum ama ne zaman yakalayacağımı bilmiyorum bayım, ceplerime yıldızları atmak istiyorum fakat uzanamıyorum.

Az kaldığını hissedersin iliklerine kadar, insanı çileden çıkarır da ne yapacağını bilemez şekilde ilahî bir mucize beklersin: ya yanıp kül olacak ya da kurtulacaksın.

Sonuçta karamsarlığa gerek yok, Sir William Shakespeare’in Othello‘da belirttiği gibi,

“Gülümseyebildikçe yitirmiş saymayız kendimizi”

ekmek yoksa pasta yesinler, d’accord mon chéré?

Eskiden bahsediyorum, Versayın duvarlarının hala maskeli balolarının oluşturduğu gürültü sebebiyle yankılandığı günlerden.

Derler ki, Antoniette’in gerdanlığı (hani şu meşhur Fransız İhtilâline sebep olan) hâlâ dünyanın en pahalı mücevherlerinden biri.

Yine derler ki, halk saray halkını öldürmek için bahçede “Ekmek” diye slogan atarken, Antoniette cevaplar,

“Qui’ls mangent de la brioche”

Ekmek yoksa pasta yesinler.”

Antoniette gerçekten bu sözü söyledi mi, yoksa şehir efsanesi mi bilinmez. Yalnız bizim milletin bir sözü vardır,

Ateş olmayan yerden duman çıkmaz diye. Şurası da bir gerçek ki, asiller oldukça şımarık ve duvarlar arkasındaki ihtişamlı hayattan çok uzak, ekmek için birbirini öldüren insanlarla doluydu.

Bunu zaten anlatmaya gerek yok. Günümüz yirmi birinci yüzyılında, bu kabaca tarihi bilmeyen biri ile karşılaşmadım.

Doğru ya da değil: anlatılan bu “gerçek” ya da “uydurma” hikayede bir şey beni etkilemeyi başardı: insanın en zayıf anında ne kadar anlamsız davranabileceği.

Aynı zamanda da, bize olağan gelen herhangi bir şeyin, insanları çileden çıkartacak son damla olduğu.

Anlatmama izin verin.

Çoğu zaman yakınırız, “Halbuki hiçbir şey dememiştim!”

ya da

Sadece şakaydı.”

İşte tam olarak bundan bahsediyorum.

Kurduğumuz cümlelerin, ne kadar anlam taşıyor olabileceğinden bihaber olduğumuzdan.

Şahsen ben kendimde bunu fark eder etmez irkildim. Bazen kelimelerin taşıdıkları anlamlar dehşet verici oluyormuş.

” Allah yükünüzü hafifletmek ister; çünkü insan zayıf yaratılmıştır.”

Nisa Suresi/28.Ayet

Aslında tam olarak da bu. Zayıflıklarımızı kabullendiğimiz zaman özgürleşeceğiz. Fransız asillerinin düşündüğü gibi dünyaya sahip değiliz.

Kim oldu ki?

Ama tabii,

Sonuçta, c’est épuisant de penser, d’accord mon chéré?*

* düşünmek yorucu, değil mi şekerim?

yıldızlar, orman, gökyüzü.

Resim pinterestten alıntı, anılar 2019 yazından alıntıdır…

Küçük bir nehirin olduğu bir orman… Güneş sadece birkaç dakika sonra ortadan kayboldu.
Etrafta her şey çok güzel, insanın gürültüsü dışında.
Kaybolmak istedim. Ormana doğru yürüyünce, insan azaldılar.
Böceklerin sesi çoğaldı, hatta o kadar uzaklaştım ki, arkamdan beni uyarmaya geldiler:
“Ayı iner bak!” diye.
Hiçbir zaman şehirden nefret eden bir insan olmadım. Realist yanımın ağır bastığı bir gerçekti, şehire alışan insanın köy hayatına sudan çıkmış balık misali alışamayacağı.
Ayrıca şehir insanı tembeldi.
Hayır hayır! Ayakta otobüs beklemek, saat sekizde uyanmak kastım değil: sabah beşten önce uyanıp tarlaya giden insanlar tanıdım. Sekizde kahvaltı yapacak vakti bulduklarını söylemişlerdi. Gözlerim faltaşı gibi açılmıştı, onlar ise sadece gülümsediler.
Basit bir tepkiydi ona göre, alışmışlardı nasıl olsa.
Ne diyordum?
Şehirden nefret etmem ama doğayı gördüğüm zaman, akan kanımı duyuyorum ve bu beni korkuyla karışık mutlu ediyor.
Bu hissi seviyorum. Sessizliği seviyorum. Sessizliğin içinde bir bilinmezlik saklı bana göre. Bilinmezliğin getirdiği bir korku… İnsanın doğaya donup bakması, nereden geldiğini hatırlatıyor.
Topraksın.
Ve toprak olacaksın.
Bu dünyadaki bütün kibrin, bir avuç toprağa sığacak.
Ne diyordu ayette?

“Yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Çünkü sen yeri asla yaramazsın, boyca da dağlara asla erişemezsin.”


Sebepsiz bir şekilde kendimizi üstün görmeye başladık.
Eski insanları “ilkel” diye çağıracak kadar.
Halbuki atalarımız düşünüp adım atmasaydı,
buraya kadar gelir miydik?

Hava sıcak, insanlar korkuyor.
Küresel ısınma diye bağırıyorlar.
Hava soğuk, insanlar korkuyor.
Bu sefer buz devrine girdik diye bir bahaneleri var.
Grip olur insan, hemen araştırır, neyim var diye.
O zaman bu kibir niye?
Zayıfız, zayıf yaratıldık.
Toprağız.
Egosu bu dünyaya sığmayan bir avuç toprak.

Düşününce

Detaylarda gizliydi belki de gözden en kaçırmamamız gereken: biraz daha dikkatli baksak görecektik belki de.
İnsan bu. Nefes alır, yanılır.
İnsan: ne de zayıfsın. Ne de çok yanılırsın.
Belki de içimizde biriken öfkelerin bize geri dönüşüdür bütün yanılgılar: bir şekilde bizim cezalanmamızdır.
Hiç düşünmeyiz aslında, bir gün bize geri döneceğini.
Nefret ektin ve nefret biçeceksin.

Kitap Önerisi/Charlotte Bronte’nin Gizli Maceraları: Manastır

Bronte kardeşleri duymayan yoktur: edebiyat dünyasını çalkalandıran Jane Eyre‘ın, Uğultulu Tepeler‘in, Şatodaki Kadın‘ın yazarları olan ve dönemin anlayışına aynı Austen gibi karşı çıkan üç kız kardeşleri… Eğer duymayanınız, bu eserleri ”görmedim, duymadım, gerçekten bilmiyorum!” diyen varsa, ”yok canım, gördüm, biliyorum ve seviyorum!” diyen herkes çayını kahvesini kapsın: hepinizin dikkatini çekecek bir kitap önerisi ile geldim 🙂

Bu üç kız kardeşin hayatlarını, biraz eklemeler yaparak harika bir şekilde ele almış kitabın yazarı Laura J. Rowland. Eğer sizde İngiltere’nin ”İmparatorluk olduğu o dönemlere; Galler’den Hindistan’a, Hindistan’dan Avustralya’ya uzanan ,Sömürge İmparatorluğu”na ilgi duyuyorsanız, bu kitap tam da size göre. ‘‘Kadın yazar oldukları için kitaplarının okunmamasından korkup, takma bir ad kullanarak kitapları bastıran ve kamu önüne asla çıkmayan kardeşlerin”, hayatları birdenbire esrarengiz bir cinayetle değişiyor. İşin ilginç tarafı, cinayeti işleyen katil, kardeşlere fazlasıyla kafayı takmış durumda. Sessiz, kendi hallerinde taşrada hayat sürüp ekmek hamuru yoğuran kardeşler, şimdi Londra sosyetesinin arasında, kaçmakta.

Anne Brontë ile ilgili görsel sonucu

Esrarengiz cinayetin neden işlendiğini, ”masumun kanı yerde kalmasın, ahı tutsun” hesabı olarak çözmek de elbette önemli ama cinayetin neden işlendiğini bir bulsalar, neden katilin peşlerinde olduğunu da anlayacaklar.

Yazarın dili oldukça akıcı ve sade. Okurken kitap kendine bağlıyor, zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz.

Özellikle de metroda okunmasını tavsiye etmem, durak kaçırmak pek de hoş olmazdı. 🙂

Bir sonraki kitap önerisinde görüşmek üzere!

Web sitenizi WordPress.com' da kurun
Başla